|
Belleği Güçlendiren Besinler
Uzmanlar,
beynin yiyeceklerle alınan enerjinin yüzde 20’sini harcadığını
belirterek, “belirli yiyecekler algılama yeteneğinizi arttırır,
daha verimli yapar, daha hızlı düşünmemizi ve dikkatimizi daha iyi
vermemizi sağlar” uyarısında bulunuyor. İşte uzmanların belleği
güçlendirmek için tavsiye ettiği besinler.
HAVUÇ:
Hatırlama yeteneğimizi artırır, çünkü havuç beyin metabolizmasın
canlandırır. Bir şey ezberlerken bir ufak tabak sıvı yağlı havuç
salatası yiyin.
ANANAS:
Tiyatro sanatçılarının ve müzisyenlerin ihtiyacı olan bir meyvedir.
Örneğin uzun bir metin ezberleyebilmek için fazla miktarda C
vitaminine ihtiyaç vardır. Ayrıca önemli bir eser halinde element
olan mangan içerir.
AVOKADO:
Kısa süreli bellek içindir. (Örneğin alışveriş listesini yaparken)
Fazla miktarda yağ asidi içerir. Yarım avokado yeterlidir.
ISIRGAN OTU:
Hafızayı kuvvetlendiren besinlerdendir. Özellikle sınavlara
hazırlanan çocukların çayına ilave edilmesi veya doğrudan ısırgan
çayı içirilmesi yerinde olur.
KABAK:
Hafıza
için eşsiz bir besindir. Yemeklerle sık sık tüketilmesi son derece
faydalıdır.
Uzmanların
Mutluluk Reçeteleri İse Şöyle:
KIRMIZI
BİBER:
Ne kadar acı olursa o kadar iyidir. Aroma maddeleri vücudun kendi
mutluluk hormonu endorphinin salgılanmasının hareketlendirir. En
iyisi çiğ yemektir.
ÇİLEK:
Stresi giderir. Lifli maddesi mutluluk verir. Dozu en az 150 gram.
MUZ:
Sırrı seretonin. Bu maddeye beynimizin mutlu olması için ihtiyacı
vardır.
Öğrenme
Kabiliyetini Arttırmak İçin Tavsiye Edilenler İse Şunlar:
LAHANA:
Sinirliliği giderir (tiroid bezlerinin aktivitesini yavaşlattığı
için). Daha stressiz öğrenilir (örneğin sınav öncesi).
LİMON:
C vitamininden dolayı canlandırır, algılama yeteneğini arttırır. Dil
öğrenme kursundan önce limon suyu için.
YABAN
MERSİNİ:
Uzun süreli bir öğrenmede ideal bir meyvedir. Beynin kanla daha iyi
beslenmesini sağlar.
Dikkat Verme
İçin Tavsiye Edilenler İse Şöyle:
SOĞAN:
Aşırı yıpranmaya, fiziksel yorgunluğa karşı. Kanı sulandırır, beyin
oksijeni daha iyi alır.
CEVİZ,
FINDIK VE FISTIK:
Konferanslarda, konserlerde, uzun araba yolculuklarında, sinirleri
kuvvetlendirirken, beyindeki haber alma maddelerinin oluşumun
hareketlendirirler.
Üretici Olmak
İçin Tavsiye Edilenler:
ZENCEFİL:
İçerdiği maddeler beynin yeni fikirler üretmesini sağlar. Kan
sulandığı için vücutta daha serbest akar, beyin oksijenle beslenir.
KİMYON:
İnsanın aklına birden bir fikir getirir. İçerdiği uçucu yağlar bütün
sinir sistemini uyarır, ancak üretici düşünce şartıyla. Aniden bir
fikre, bir buluşa ihtiyacı olan kimyon çayı içmelidir (bir fincana
iki tatlı kaşığı dolusu kimyonla).
(Yukarıdaki bilgi notu Alper Tunga AYDIN tarafından 26.02.2006
tarihinde hazırlanmıştır.)
Türkçe'ye Karşı Sorumluluğumuz
“Türk demek Türkçe demektir.
Ne mutlu Türk’üm diyene.” M. KEMAL
Dilin en önemli özelliği, kuşkusuz, düşünme aracı olmasıdır. Bu
bağlamda düşünmeye çıkarımlar yapılması, kavramlar ve önermeler
arasında bağlantılar kurulması, yani derin ve yaratıcı düşünceler
üretilmesi, özellikle soyut kavramların özümsenmesi olarak algılamak
gerekir. Gerçekten yetersiz ve karmakarışık bir dille, duru bir
düşünceye varılması olanaksızdır.
Bir toplumu ulus yapan başların en güçlüsü dildir. Toplumun pek çok
özellikleri, yaşayışı, gelenekleri, dünya görüşü, yaşam felsefesi,
inançları, bilim-teknik ve sanata olan katkıları, dilin gelişmişlik
düzeyinden etkilenir ve o toplumun diline yansır. Bir büyüğümüzün: “Yabancı
dil öğrenmenin kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmiş olması, ana
dili koruma, geliştirme ve yüceltme diye bir ulusal görev
yaratmıştır. Yoksa yalnız Türkçe değil, Türkçe'yle birlikte bütün
bir kimlik de kaybolup gidecek…” diyerek kaygısını dile
getirmesi boşuna değildir.
Bugün Türkçe'nin yükseköğretim ve bilimsel etkinlikler için
yetersizliğinden söz edilemeyeceği; bu alanlarda Türkçe olarak
yürütülen çalışmaların varlığıyla 227nci yılını Türkçe öğretimle
sürdüren İÜ’den açıkça ortadadır. Bazı profesör ve uzmanlar da bu
görüşü destekliyor. Felsefenin en güç anlaşılır konularını bile
rahatlıkla işleyen felsefecilerimiz az değil, bilim adamlarımız
herkesin rahatlıkla anlayabileceği terimler ve sözcüklerle dile
getiriyorlar araştırmalarının sonuçlarını. Dil uzmanı Ömer Demircan
konuyu şu sözlerle açıklık getirmeye çalışıyor: “Türk dili gerek
yapısal olanakları, gerekse anlamlama ve türetme zenginliği
bakımından her düzeyde öğretim ve her alanda bilimsel anlatıma
yetecek ölçüde gelişmiştir.” Bu görüşlere karşılık “Türkçenin
öğretim ve bilim dili olarak yetersizliğini ileri sürenler de
vardır.” Bu savın doğru olduğu varsayılırsa, yapılması gereken
Türkçe'yi öğretim ve bilim alanında kullanıp işleyerek öğretim ve
bilim dili olarak güçlendirmektir. Çünkü bir dilin yetersizliği
değil, işlenmeyen bir dilin gelişememesi, zayıflaması, giderek evde
ve sokakta basit bildirişimler için kullanılabilen kısıtlı bir dil
haline dönüşebilmesi söz konusudur.
Türkçe'nin öğretim, bilim ve kültür dili olabilmesi konusunda
öğretim üyelerinin ve bilim adamlarının ciddi görev ve
sorumlulukları bulunmaktadır. Atatürk’ün Dil Devrimi’nin temel amacı
da Türkçe'yi öğretim ve bilim dili olarak güçlendirmektir. Bu
nedenle, Türkçe ile ilgili her türlü tartışmanın yararına inanmakla
birlikte, dikkatleri yalnız sözcükler üzerine yoğunlaştırmanın
isabeti tartışılabilir. Doğru olan düşüncelerin en anlaşılabilir ve
etkin biçimde, Türkçe'nin kurallarıyla ve özellikleriyle
açıklanabilmesidir. Bu yaklaşım içinde, olabildiğince Türkçe
sözcükler kullanmanın daha uyumlu ve güzel; dinlenmesi, okunması
zevk veren, sadece bir grubun değil, herkesin anlayabileceği bir
anlatım sağlayacağından kuşku duymuyorum. Böyle bir çabada birleşme
için hiçbir engel düşünemiyorum. Bu nedenle, “elit” için yazma
savında olanların “bilimsel olmayan” yerine “yamalı bohça”yı uyumsuz
renkteki ipliklerle tutturmayı yeğleyerek “gayri ilmi”de değil,
“gayri bilimsel” gibi bir sözcük türetmelerini anlayamıyorum. Her
yurttaşın Türkçe üzerine görüş belirtme ve eleştirme hakkı vardır.
Bilim adamlarının bu hakkı yanında Türkçenin öğretim ve bilim dili
olarak zenginleşmesine ve güçlenmesine çaba gösterme görev ve
sorumlulukları da bulunmaktadır. Umuyorum ki bu anlayışta ve Türkçe
üzerine konuşurken tutarlı ve sorumlu davranmaya özen göstermek
gereğinde görüş ayrılığımız olmayacaktır.
(Yukarıdaki bilgi notu Alper Tunga AYDIN tarafından 26.02.2006
tarihinde hazırlanmıştır.)
Albay Reşat Bey
O, Türklüğün sessiz onurudur, gururudur, cesaretidir. O, Türk
ulusunun temsil ettiği tüm değerlerin simgesidir. O, özgürlüğümüzü,
bağımsızlığımızı, hatta aldığımız her nefesi borçlu olduğumuz adsız
kahramanlardan biridir.
Eğer bir gün Sandıklı-Afyon tarafına yolunuz düşerse, onu ziyaret
edebilirsiniz. Yol üzerindeki küçük tabelada şu ibareyi okursunuz:
“Albay Reşat Bey – Çiğiltepe Şehitliği 10 km.”
10 kilometrelik yolu ancak yarım saatte alırsınız. Aslında yol bile
denemez; taşlar, çukurlar ve tozlar arasında tepelere tırmanırsınız.
Yol ayrımında bir tabela daha görürsünüz; avcıların nişangahı haline
geldiği için bir tek kelimeyi bile okuyamazsınız. Yolu rast gele
sağdan takip etmişseniz, bir süre daha güç bela ilerledikten sonra
ona ve onunla birlikte bu vatan için, bugünlerimiz ve yarınlarımız
için canını veren kahramanlarımızın yattığı şehitliğe ulaşırsınız...
Tek duyduğunuz, bölgenin en yüksek ve stratejik tepesindeki şiddetli
rüzgarın uğultusudur. Başka ne bir ses ve ne bir nefes. Albay Reşat
Bey ve diğer şehitlerimizi elbetteki duyamaz ama iliklerinize kadar
hissedersiniz! Onların sizin ziyaretinize de dualarınıza da
ihtiyaçları yoktur; çünkü erişebilecekleri en üst mertebeye zaten
ulaşmışlardır. Belki birkaç damla göz yaşı ve kalpten gelen minnet
ve teşekkür. İsteseniz de başka bir şey veremezsiniz.
Yapabileceğiniz tek şey, onları hissetmektir. Bir de duyarsız
insanların bıraktıkları çöpleri toplayabilir; tozlanmış mezar
taşlarını, Reşat Beyin büstünü ve kitabeleri sevgiyle
silebilirsiniz. Hepsi o kadar!..
Albay Reşat Bey Kimdir?
1879’da İstanbul’da doğan Reşat Bey, 1896’da Harp Okulunu
bitirdikten sonra, Türk ordusunun farklı komuta kademelerinde görev
yapmış, Trablusgarp ve Balkan savaşlarına katılmıştır. Askeri
mahkeme üyeliği de yapan ve Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale
Cephesi’nde olağanüstü kahramanlığı ile dikkatleri çektikten sonra
getirildiği 17 nci Alay komutanlığı görevindeyken Muş’un Rus
işgalinden kurtarılmasında da önemli rol oynayan Reşat Bey, 16 ncı
Kolordu Komutanı Mustafa Kemal Paşanın takdirlerini kazanmıştır.
Ünlü Ziya Paşanın oğlu olan Reşat Bey, daha sonra 53 ncü Tümen
komutanlığına getirilerek Suriye Cephesi’nde görevlendirilmiştir.
1918’de İngilizlere esir düşen Reşat Bey daha sonra esaretten
kurtulur kurtulmaz Aralık 1919’da Milli Mücadele’ye katılmak üzere
İnebolu’dan “İstiklal Yolu” üzerinden Ankara’ya geçmiştir. Reşat
Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından 11 nci Kafkas Tümeni (sonradan 21
nci Tümen) komutanlığına getirilmiştir. Yarbay rütbesi İnönü ve
Sakarya muharebelerine de iştirak eden ve olağanüstü performans
gösteren Reşat Beye, son olarak 57 nci Tümen Komutanlığı görevi
verilmiş; bizzat Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından, Büyük
Taarruz’un ikinci gününde, muharebenin ve ülkenin/ulusun kaderini
etkileyecek en kritik mevkide yer alan –Sincanlı ovasından
Dumlupınar’a kadar tüm yolların önündeki en stratejik engel olan-
Çiğiltepe’yi düşmandan temizlemesi emredilmiştir. Ne var ki, bu
tepenin önemini çok iyi bilen Yunan Başkomutanı Trikopis ise en
zinde kuvvetlerini, üstün ateş gücüyle bu tepeye yığmış, tahkimatı
tamamlamıştır.
İşte, gerisini resmi kayıtlardın izleyelim:
27 Ağustos 1922 sabahı 57 nci Tümen bu tepeyi kuşatmış, saat
10:30’da Mustafa Kemal telefonda komutana,
- Reşat Bey, bu önemli tepeyi ne zaman
alacaksınız?
- Komutanım, yarım saat sonra alacağız.
- Başarılar diliyorum.
Saat 10:45 Mustafa Kemal,
-
Düşmanın halen direndiğini görüyorum. Gözümüz o tepede, çok
önemli.
-
Komutanım tepeye düşman bir tümen yığmış, direniyorlar. Ama
alacağız komutanım,
mutlaka alacağız.
Saat 11:00 Mustafa Kemal,
-
Reşat Beyi istiyorum.
-
Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti.
Okuyorum komutanım.
“Yarım saat zarfında bu tepeyi almak için söz verdiğim halde sözümü
yapamamış olduğumdan dolayı yaşayamam komutanım.”
Mustafa Kemal’in gözlerinden yaşlar boşanır.
-
Allah rahmet eylesin, Reşat Bey büyük bir vatanseverdir.
Saat 11:45 Başkomutan’ın telefonu çalar:
-
Çiğiltepe alınmıştır komutanım. Yüzlerce ölüsünü bırakan düşman
Sincanlı ovasına doğru kaçmaktadır, arz ederim.
İlgili resmi kayıt burada biter. Sonrasını Başkomutan Mustafa Kemal
şöyle ifade eder:
“Türk Askerine,
Dünyanın hiçbir ordusunda yüreği seninkinden daha temiz,
daha sağlam bir askere rast gelinmemiştir. Her zaferin mayası
sendedir. Her zaferin en büyük payı senindir. Burada şehit olan
kahraman evlatlarımızı minnetle anıyorum, ruhları şad olsun.”
En büyük Türk’ün, ATATÜRK’ün yüreğinden kopan bu sözler,
Albay Reşat Bey Şehitliği’ndeki mermer kitabeye nakşedilmiştir.
Başınızı biraz çevirirseniz. Sıra sıra şehitlerimizin kabir
taşlarını okursunuz: “Sivas-Hasan oğlu Hüsnü-23 yaşında”,
“Tunceli-Ahmet oğlu Mevlüt-20 yaşında”, “Konya-Ruşen oğlu Haşim-21
yaşında”, “Mersin-Hasan oğlu Ömer-24 yaşında”, “Afyon-Mehmet oğlu
Musa-18 yaşında” ve diğerleri... Acısını duyarsınız, hayatlarının
baharında, komutanları Reşat Beyin onurlu intiharından sonra
gözlerini kırpmadan ölüme doğru koşan gencecik yiğitler. Bizler ve
bizden sonra gelecekler için en değerli varlıklarından, canlarından
vazgeçmiş Türk oğlu Türkler! Sonra ana kitabede şu satırları
okursunuz ve duyduğunuz acı, sonsuz bir Türk olma onuruna ve
gururuna bırakır yerini.
Bu vatan, toprağın kara bağrında,
Sıra dağlar gibi duranlarındır.
Bir tarih boyunca onun uğrunda,
Kendini tarihe verenlerindir.
……….
İleri atılıp sellercesine,
Göğsünden vurulup tam ercesine,
Bir gül bahçesine girercesine,
Şu kara toprağa girenlerindir.
(Yukarıdaki bilgi notu
Cemil AYDIN tarafından 12.02.2006 tarihinde gönderilmiştir.
Teşekkürler)
Nasıl Bakarsan Öyle Görürsün
Fransa'da, ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere araştırmayı yürüten bir görevli bir inşaat alanına gönderilir. Görevli, ilk işçiye yaklaşır ve sorar:
''Ne yapıyorsun?''
''Nesin sen, kör mü?'' diye öfkeyle bağırır işçi.
''Bu parçalanması imkansız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.''
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu sorar:
''Ne yapıyorsun?'' İşçi cevap verir:
''Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirebilmeleri için kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli sonuçta bir işim var. Daha kötü de olabilirdi.''
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü işçiye doğru ilerler.
''Ya sen ne yapıyorsun?'' diye sorar.
''Görmüyor musun?'' der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak. ''Bir tapınak yapıyorum.''
Bu hikayenin enteresan tarafı her üç işçinin de aynı işi yapıyor olmaları. Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır. Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa güneşli mi? Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi? Bardağın yarısı boş mudur, yarısı dolu mu? Yoksa bardak olması gerekenin iki katı büyüklükte midir?
Seçim size ait...
(Yukarıdaki bilgi notu Aygül AYDIN tarafından gönderilmiştir. Teşekkürler Aygül.)
İlk Kurşun
15 Mayıs sabahı İzmirliler, tarihlerinin en kara gününe gözlerini açmışlardı. Türkler kan ağlıyorlardı.
O sabah hava yağmurlu, pusluydu. Saat dokuzdu. Patris adli bir Yunan taşıt gemisi, Kordon'daki rıhtıma bağlanmış olan şata (Sığ sularda ağır yükleri taşımak için kullanılan, altı düz bir çeşit tekne) yanaştı.
Gerek şat, gerek yollar baştan başa halılarla döşenmişti. Yollar Yunan bayraklarıyla donatılmıştı.
Yunan askerler, rıhtıma çıkmaya başladılar. Yerli Rumlar, Yunan askerlerini coşkun sevinç çığlıklarıyla, alkışlarla karşılıyorlardı. Rum kadınlarının elleri, kolları çiçeklerle doluydu. Önce bir alay, rıhtıma çıkıp düzene girdi. En önde kır atına binmiş olan alay komutanı ilerliyordu. Onun önünde bir Efzun askeri, büyük bir Yunan bayrağı taşıyordu. Yerli Rumlar sevinç taşkınlığı içinde sağa sola tabancalarıyla ateş ediyorlardı. Rum kızları, bayraktarın elindeki bayrağa çiçekler yağdırıyorlardı. Yunan askerleri konak alanına geçmiş, Sarıkışla'yı sağ yanlarına almışlar, şimdi Milli Kütüphane Caddesi denilen caddeye sapmışlardı..."
Çınarın dibinde duran Hasan Tahsin, sol yanını ağaca dayadı.Tabancasının kabzasını parmaklarıyla sıktı. Sonrada cebindeki bombayı yokladı. Sinirli sinirli söylenmeye başladı: ''Ellerini, kollarını sallayarak mı girecekler? Olmaz! Olmaz ki!... Sonunda ölüm var, bunu anlamalılar!''
Yunan alayının başı, Kokar Yalı tramvay durağı yakınlarına gelmişti. Hasan Tahsin birden fırladı, önündeki kalabalığı yarıp öne geçti. İste şimdi, Yunan bayraktarıyla karşı karşıyaydı. Tabancasını birden ona doğrultup ateş etti... Yunan bayraktarı alnından kurşunlanmıştı. Konaktaki saat kulesinin saati 13:00 'ü gösteriyordu.
Bayraktar, boğuk bir çığlık atarak yere kapaklandı. Yunan askerleri şaşkına döndüler. Ateş edenin kaç kişi olduğunu anlayınca, toparlanıp saldırıya geçtiler... Hasan Tahsin, ancak 200 metre kadar gerilemişti ki bayrak mangası da onu izlemeye başladı. Hasan Tahsin hem ateş ediyor, hem çekiliyordu.
Bir evin penceresinden ağlayarak kendisine bakan yaşlı bir Türk anasına: ''Nine, işte sende gördün ya...Yarın Allah katında tanıdığım ol. Kurşunum tükendi de ondan geriliyorum...'' Bunlar Hasan Tahsin'in son sözleri oldu..
Bu topraklar Hasan Tahsinler gibi kahramanlar sayesinde düşman işgalinden kurtarılarak bu günlere gelinmiş,vatanın geleceği bizlere emanet edilmiştir
(Yukarıdaki bilgi notu Asaf AYDIN tarafından gönderilmiştir. Teşekkürler Abıcamo ''bkz. Ağabaşça''.)
Kınalı Ali
Üsteğmen Faruk cepheye yeni gelen askerleri kontrol ediyor, bir taraftan da onlarla laflıyor, nerelisin gibi sorular soruyordu. Bir ara saçının ortası sararmış bir asker gördü.
Merakla "adın ne senin evladım?".
Asker "Ali" diye cevap verir.
"Nerelisin?".
Ali "Tokat Zile'denim".
"Peki evladım bu kafanın hali ne ?"
Ali "Anam cepheye gelirken kına yaktı komutanım".
"Neden?" diye sorar komutan.
Ali "Bilmiyorum komutanım".
"Peki gidebilirsin Kınalı Ali" der.
O günden sonra herkes ona Kınalı Ali der. Herkes kafasındaki kınayla dalga geçer buna rağmen kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm arkadaşlarının sevgisini kazanır.
Kınalı Ali bir gün ailesine mektup yazmak ister. Ali'nin okuma yazması da yoktur arkadaşlarından yardım ister ve hep beraber başlarlar yazmaya. Ali söyler arkadaşları yazar "sevgili anne babacım ellerinizden öperim ben burada çok iyiyim beni merak etmeyin" diye başlar. Kız kardeşini kendinden bir küçük erkek kardeşini sorar, köyündekilerin burnunda tüttüğünü yazdırır. Kendilerini merak etmemesini kendileri var oldukça düşmanın bir adım bile ilerleyemeyeceğini yazdırır. Gururla mektubu bitirir neden sonra aklına gelir ve yazının sonuna anasına not düşer: Alinin kendisinden hemen sonra askere gelecek bir kardeşi daha vardır. "Anacığım kafama kına yaktın burada komutanlarım ve arkadaşlarım benle hep dalga geçtiler sakın kardeşim Ahmet'e de yakma onla da dalga geçmesinler der ellerinden öptüm" diye bitirir.
Aradan zaman geçer. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle Gelibolu"ya yüklenirler. Bu cepheyi savunan erlerimiz teker teker şehit düşmüşlerdi. Bunlara takviye olarak giden yedek kuvvetlerde yeterli olmamış onların sayıları da epey azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi kınalı Ali'nin komutanı da olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Onlar yeni gelmişti onları insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu yere göndermek istemiyordu. Komutanların bu düşünceli halini gören ve durumun vahametini bilen Kınalı Ali ve arkadaşları komutanlarına yalvar yakar oraya gitmek istediklerini söylerler. komutanları onları ölüme gideceklerini bile bile çaresiz gönderir. Kınalı Ali'nin bölüğünden kimse sağ kalmaz Kınalı Ali dahil hepsi şehit olmuştur.
Aradan zaman geçer. Kınalı Ali'nin ailesine yazdığı mektubun cevabı gelir. Komutanları buruk ve gözleri dolu dolu mektubu açıp okumaya karar verirler. (bu mektubun aslı Çanakkale müzesinde sergilenmektedir)
Ali'nin Babası anlatır. "Oğlum Ali nasılsın iyi misin gözlerinden öperim, selam ederim." dedikten sonra "öküzü sattık paranın yarısını sana yarısını da cepheye gidecek kardeşine veriyoruz şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum zaten artık zahireye de fazla ihtiyacımız olmadığı için yorulmuyorum da siz sakın bizi merak etmeyin bizi düşünmeyin" der. Köyü, akrabalarını anlatır ve mektubu bitirir."Ali ananında sana diyeceği bir şey var."
Anasının söylediklerini yazar:
"Oğlum Ali yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler kardeşime de yakma demişsin. Kardeşine de yaktım komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler Bizde 3 şeye kına yakarlar;
1- Gelinlik kıza : Gitsin kocasına kurban olsun diye.
2- Kurbanlık Koç'a : Allah'a kurban olsun diye.
3- Askere giden yiğitlerimize : Vatana kurban olsun diye.
Gözlerinden öper selam ederim Allah'a emanet olun"
Mektubu okuyan Alinin komutanı ve diğerleri hıçkıra hıçkıra ağlamaktadırlar.
(Yukarıdaki bilgi notu Cemil AYDIN tarafından gönderilmiştir. Teşekkürler Baba.)
Potansiyellerimizin Farkında mıyız?
Bir zamanlar, büyük bir dağın tepesinde bir kartal yuva yapmış. Bir süre sonra kartalın, dört adet yumurtası olmuş. Yumurtalar henüz kuluçka dönemlerindeyken dağda bir deprem olmuş. Kartalın yuvasındaki dört yumurtadan biri, depremin şiddetiyle yuvadan düşüp, dağın tepesinden yuvarlana yuvarlana vadideki bir çiftliğe dek ulaşmış.
Bu çiftlik, bir tavuk çiftliğiymiş. Çiftlikteki tavuklar, kendi yumurtalarına pek benzemeyen bu değişik ve biraz da büyük yumurtayı sahiplenmek istemişler. Yaşlı bir tavuk, yumurtayı koruması altına almış ve öteki yumurtalardan çıkacak yavrulardan ayırmaksızın büyütmeye karar vermiş.
Günü dolup, zaman geldiğinde yumurtanın içindeki kartal yavrusu kabuğunu kırmış ve dünyaya gelmiş.Bir tavuk çiftliğinde bulunduğunu ve kendisinin de çevresindeki yüzlerce tavuğun arasında olduğunu görünce, kendini de tavuk sanmış ve çiftlikteki tavuklarla birlikte, oda bir tavuk gibi büyümeye başlamış. Yalnızca o, kendisini tavuk gibi görmekle kalmıyor, çiftlikteki tüm tavuklarda onu bir tavuk olarak görüyorlar ve ona bir tavukmuş gibi davranıyorlarmış.
Zaman zaman içinden;
“Ben çevremdeki tavuklara benzemiyorum.Acaba ben kimim? “diye soruyormuş.
Ama, bu kuşkusunu bir türlü dile getiremiyormuş. Ne de olsa o da bir tavukmuş ve tavuk olduğunu da bilmeli, kabul etmeliymiş.
Bir gün çiftlikte öteki tavuklarla birlikte oyun oynarken, yukarılardan birkaç kartalın özgürce uçtuklarını görmüş.Kendini tutamamış, yüreğinde bir anda oluşan coşkuyla haykırmış:
- “Aman Allah’ım, ne kadar güzel uçuyorlar. Bende onlar gibi uçmak istiyorum.”
Tavuklar, onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler.
- “Sen bir tavuksun ve şunu asla aklından çıkarma; tavuklar kartallar gibi uçamazlar.”
Küçük kartal, o günden sonra hemen her gün gökyüzüne bakıyor ve yukarılarda uçan kartal arıyormuş gözleriyle.Bir kartal gördüğünde ise çiftlikteki öteki tavukları unutuyor, gökteki kartal gözden kayboluncaya dek büyük bir hayranlıkla ve özlemle, onu izliyormuş.Sonra da tüm hayranlığını ve özlemini, kartal gördüğü her zaman olduğu gibi, hep aynı sözlerle dile getiriyormuş:
- “Ah Allah'ım, ne olur, ben de onlar gibi uçabilsem.Bende onlar gibi özgürce kanat açabilsem göklerde.”
O böyle konuştukça, bu kez çevresindeki tüm tavuklarda her zaman söyledikleri sözleri bir kez daha , bir kez daha yineliyorlarmış:
- “Vaz geç düşlerinden... sen tavuksun ve hep tavuk olarak kalacaksın.”
Küçük kartal, çevresindeki tavukların her gün birkaç kez yineledikleri bu sözlerinden öylesine etkilenmiş ki.Sonunda bir kartal gibi göklerde özgürce kanat açmak düşünden vazgeçmiş ve yaşamını bir tavuk gibi sürdürmeyi kabul etmiş. Ve bir tavuk gibi sürdürdüğü yaşamının sonunda bir tavuk gibi ölmüş.
(Yukarıdaki bilgi notu Kubilay ALTINTAŞ tarafından gönderilmiştir.Teşekkürler Diyazamo
''bkz. Ağabaşça''
.)
Gülümseme
. Genç kız üzgün görünen yabancıya gülümsedi. Adam kendini daha iyi hissetti. Geçmişte bir arkadaşının yaptığı bir iyiliği hatırladı ve ona bir teşekkür mektubu yazdı. Bu mektup arkadaşının öyle hoşuna gitti ki yemek yediği lokantada iyi bir bahşiş verdi. Bu bahşişin miktarına şaşıran garson, paranın bir kısmını yolda gördüğü fakire verdi. Fakir adam çok sevindi; çünkü iki gündür ağzına bir lokma koymamıştı. Yemeği bittikten sonra kaldığı odaya gitmek üzere yola koyuldu. Yolda soğuktan titreyen bir köpek yavrusuna rastladı ve onu alıp eve götürdü. Soğuktan kurtulup başını sokacak yer bulduğu için köpekçik çok mutluydu.
Gece evde yangın çıktı. Köpek yavrusu havlamaya başladı. Bütün ev halkını uyandırana dek havladı ve böylece bütün ev halkı kurtuldu. Kurtulan çocuklardan birisi büyüdü ve cumhurbaşkanı oldu.
Bunların olmasını sağlayan ise bir kuruşa bile mal olmayan masum, sıcak ve içten bir ‘GÜLÜMSEME’ idi.
(Yukarıdaki bilgi notu Alptekin AYDIN tarafından gönderilmiştir. Teşekkürler Birader.)
İşte Osmanlı ...
...19.yüzyılda Almanya'nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.
...Fransızlar, her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip, Almanlara ait mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.
...O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.
...Mektupta şöyle denmektedir:
..."Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."
...Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır.Şaşkına dönen Almanlar çuvalı alıp mektubu okurlar:
..."Fransızlar korkak adamlardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir.
...Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin.Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir."
...Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.
...Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:
..."Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."
...Bu olay, Mülhaymlilerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri
yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym'a bağlı Karslruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.
...Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsili kutlarlar.
(Yukarıdaki bilgi notu Aydın AYDIN tarafından gönderilmiştir.Teşekkürler Aydın abi.)
Nasıl Bir Duygu...
...Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkanına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da " Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı." diyerek savuşturmuş.
...Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş : " Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu ? "
...Napolyon birden öfkelenmiş. " Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun? " diye bağırmış. Hemen askerlerine, adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş.
...Askerler bakkalın gözünü bağlayıp, karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık "ateş" emri verilecek... Adamcağız içinden " Ah, ne yaptın sen ? Şimdi ölüp gideceksin" diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış. Tek bir cümleyle cevaplamış.
...Napolyon: " İşte böyle bir duygu! "
...Yaşayarak öğrenmek, bedeli en yüksek öğrenme biçimidir.
(Yukarıdaki bilgi notu Cemil AYDIN tarafından gönderilmiştir. Teşekkürler Baba.)
Berber Mehmet Efendi
Osman Efendi bir sabah müthiş bir baş ağrısıyla uyanır. İlaç alır geçmez. Bir iki gün bekler, ağrı devam eder. Doktor çağrılır.Doktor muayene eder, ağrı kesiciler verir, gider. Lakin Osman Efendi'nin baş ağrısı artarak sürer. Üstüne üstlük baş ağrısı yanı sıra gözleri de yaşarmaya başlar. Başka doktorlar çağrılır.
Osman Efendi Uşak'ın ileri gelenlerindendir, ağrıyı kesene servet vaat eder. Doktorların hiçbiri ağrıyı durduramadığı gibi sebebini de bulamaz. Ev halkı birbirine karışır, baş ağrısından geceleri uyuyamayan Osman Efendi'yi İstanbul'a götürmeye karar verirler. İstanbul'da en iyi doktorlar seferber olur. Röntgenler, beyin tomografileri çekilir, testler yapılır. Görünüşe bakılırsa Osman Efendi turp gibidir. Oysa dayanması gittikçe zorlaşan baş ağrısı ve gözyaşları hayatı çekilmez hale getirmiştir.
Ağrı kesici iğnelerle zor ayakta duran Osman Efendi bu defa da apar topar yurtdışına götürülür. O devirde Amerika değil İsviçre moda, Zürih'e gidilir.Haftalarca hastanede kalınır, onlarca profesör konsültasyon yapar, testler tekrarlanır.
Sonuç: Osman Efendi'ye teşhis konulamaz. Artık yerinden kalkamayan Osman Efendi'ye ağrı kesici iğneler verilir, altmışlarını süren adamın ülkesine dönüp "dinlenmesi", daha doğrusu son günlerini evinde geçirmesi tavsiye edilir. Osman Efendi bitkin, aile perişan. "Kader" denilir, Uşak'a dönülür. Osman Efendi yayla evinde bir odaya yatırılır ve ağrı kesici iğnelerle ölümü beklemeye başlar.
Bir gün, hastanın keyfi gelsin diye, Osman Efendi'nin eski berberi "Berber Mehmet" çağrılır. Berber yataktan kalkamayan Osman Efendi'yi tıraş ederken, adamcağız derdini anlatır ve ölümü beklediğini söyler. Berber Mehmet bir an düşünür. " Beyim" der, Sakın sizin burnunuzda kıl dönmüş olmasın? Bir bakar, "Hah işte" der "Kıl dönmüş". Osman Efendi'nin şaşkın bakışlarına aldırmaksızın çantasından cımbızı kaptığı gibi kılı çeker. Ev halkı Osman Efendi'nin köyü ayağa kaldıran çığlığıyla odaya koşar.Berber Mehmet, Osman Efendi'nin elinden zor alınır ve cımbızın ucunda tuttuğu yirmi santimlik kılla kapı dışarı edilir. Osman Efendi'nin kanayan burnuna pansumanlar yapılır, kolonyalar koklatılır ve yaşlı adam tekrar yatağına yatırılır.
Ertesi sabah Osman Efendi aylardır ilk defa rahat bir uykudan uyanır. Gözlerinin yaşarması geçmiştir.Başağrısından ise eser kalmamıştır. Dönen kılın sinire yürüyüp gittikçe uzayarak dayanılmaz ızdıraplara yol açtığını doktorlar ancak o zaman keşfeder. Çözümün bu kadar basit olabileceği kimsenin aklına gelmemiştir. Sapasağlam ayağa kalkan Osman Efendi, Berber Mehmet'i çağırtır ve ona bir servet bağışlar. Şimdi bu gerçek hikayeyi niye anlattım ?
1. Berber Mehmet efendilerin de fikirleri var, dinlemek gerek.
2. Bazen büyük sorunların çok basit çözümleri olur.
3. Burnundan kıl aldırtmayanların başı çok ağrıyabilir.
(Yukarıdaki bilgi notu Aydın AYDIN tarafından gönderilmiştir.Teşekkürler Aydın abi.)
© Akbaş 2004
alpertunga85@mynet.com
|